Aug 10 2010

Hoşgeldin Ya Şehri Ramazan

Hz. Mevlana’nın Ramazan ayı ve oruç ibadeti hakkındaki görüşlerini şöylece özetleyebiliriz:

Oruç ayı olan Ramazan’a neşeli olarak girilmeli; ona kavuşulduğu için Allah’a şükredilip sevinilmelidir.

Oruç; kişide imanın, Allah’ı sevmenin, O’na bağlanmanın, O’ndan sakınmanın, haramdan kaçınmanın varlığına şahitlik eder.

Ramazan’da sadece yemek ve içmekten kaçınmak değil, kötü söz söylemek ve kötü iş işlemekten de kaçınmak, bunlara sabır göstermek gerekir.

Orucun bazı zorlukları varsa da, yüzlerce çeşit hüneri de vardır. Oruç;şeytanı ve nefsi güçsüz ve etkisiz hâle getirir, maddî ve manevî açıdan temizliği gerçekleştirir, gönlü bedenî isteklerin tahakkümünden kurtarır, nefsi kirlerinden arındırır, ruhu özgürleştirir, gönül gözünü açar, manevî görüşü artırır, sabrı öğretir, bedenî hastalıklardan korunmanın yollarını öğretir, insanın insanlığı olgunlaşır, manevî rızıklara ulaştırır, Allah’a yakınlaştırır.

Ramazan geldi; aşk ve iman padişahının sancağı erişti! Artık maddî yiyeceklerden elini çek! Çünkü göklerden manevî rızık geldi ve can sofrası kuruldu!

Can, bedenin hantallığından kurtuldu;tabiatımızın isteklerinin eli bağlandı! Aşk ve iman ordusu geldi,sapıklık ve imansızlık ordusunu kırdı geçirdi!

Bir bakıma oruç, bizim kurtuluşumuzun kurbanı sayılır; bizim canımız, onun yüzünden dirilik elde edecektir!

Bizi kötü işler, günahlar işlemeye teşvik eden kirli nefsimiz, arınmaya,temizlenmeye muhtaçtı! Ramazan gelince, günah zindanının kapısı kırıldı; can, nefsin esaretinden kurtuldu, miraca çıktı, sevgiliye kavuştu!

Bu mübarek ayda gönül de boş durmadı; ümitsizlik perdesini yırttı, göklere uçtu! Can, zaten bu kirli dünyaya mensupdeğildi, meleklerdendi; onlara ulaştı!

Ramazan günlerinde sarkıtılan merhamet ipine sarıl da, şu beden kuyusundaki hapistenkendini kurtar! Yusuf aleyhisselam kuyunun ağzına geldi, seni çağırıyor; çabuk ol, vakit geçirme!

İsa aleyhisselam isteklerden, beden eşeğinin arzularından kurtulunca, duası kabul edildi! Sen de nefsanî isteklerden temizlen, elini yıka! Çünkü gökyüzünden manevî yemeklerle dolu sofra geldi!

Haydi, elini ağzını yıka; ne yemek ye, ne iç, ne de söyle! Hakikate erdikleri,Hakk’ı buldukları için susup duran ermişlere gelen mana sözlerini, mana lokmalarını ancak Şems-i Tebrîzî’nin himmeti ile bulabilirsin!

Sen,orucu, şaşılacak acayip meziyetleri bulunan bir şey olarak bil! Oruç,insana can bağışlar. Gönül lütfeder. Sen, şaşılacak bir şey görmekistersen, oruca şaş!

Sen, göklere çıkmak, Mi’rac etmek sevdasındaysan, şunu bil ki, oruç, senin önüne getirilmiş bir Arap atıdır.

Oruç,can gözünün açılması için bedenleri kör eder. Senin gönül gözün kör de,o yüzden kıldığın namazlar, yaptığın ibadetler sana o aydınlığıvermiyor, hakikati göstermiyor.

Oruç, insan şeklindeki hayvanın hayvanlığını giderir. Bu yüzdendir ki oruç, insanın insanlığını olgunlaştırmaya mahsustur.

Dünyada şeytanın karnını deşen bir bıçağa benzeyen oruçtan daha fazla şeytan öldürücü, nefsin kanını dökücü bir şey var mı?

Padişahlarpadişahının kapısında kendisine gizli, özel bir vazife verilmiş,çabucak faydalı olan, kâr bağışlayan kim var? Kim olacak? Oruç!

Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştirmez.

Nefisile savaşa girişen mücahidin, gönül maksadına ulaşma yolunda oruç, yüzbinlerce yardımcı canın yaşayışından daha da iyidir.

İslam’ın binası şu beş direk üstüne kurulmuştur: “Kelime-i şahadet, Zekât, Hac,Oruç, Namaz.” Allah’a yemin ederim ki, bu direklerin en kuvvetlisi, en büyüğü oruçtur!

Midesine düşkün olan, çok mide ağrısı çeker, sızlanır durur. Zaten midesine düşkün olanların talihlerinde oruç yoktur.

Oruç,Allah’ın has kullarına Hz. Süleyman’ın saltanatını bağışlayan bir yüzüktür yahut da taçtır. Onu ancak seçkin kullarının başlarına giydirir.

Oruçlunun gülüşü, oruçsuzun secdedeki halinden iyidir. Çünkü oruç, o Rahman’ın sofrasına oturtacaktır.

Sen farkında değilsin ama, yemek yediğin vakit, için pislikle dolar. Oruç hamama benzer. Seni maddî ve manevî kirliliklerden, bütün kötülüklerden temizler.

Sen, hiç bilgi nuruyla nurlanmış bir hayvan gördün mü? Beden de bir hayvandır. Hayvanın ardına düşüp de orucu bırakma!

Sen, canının içinde Kur’an nurunu istiyorsan, şunu bil ki, oruç bütün Kur’an’ın tertemiz nurunun sırrıdır.

Oruç seni gün gibi gönlü aydın, canı saf bir hale kor. Sonra da padişahla buluşma bayram gününde varlığını kurban eder, seni varlıktan ve benlikten kurtarır.

Oruç ayına girdiğin zaman, o aya kavuştuğun için Hakk’a şükrederek, sevinerek, neşeli olarak gir! Çünkü Ramazanın gelişinden üzülenlere, gamlılara oruç haramdır. Onlar, oruca layık değillerdir.

Bu ayda dualar kabul olur. Oruçlunun âhı gökleri deler, geçer.

Ey sahura kalkan, sahur yemeği yiyen kişi! Az konuş, hatta sus! Sus da orucu anlayanlar, oruçtan söz etsinler.

Artık,ekmeğe karsı ağzını kapa, tatlı oruç geldi. Şimdiye kadar, yemenin,içmenin hünerini gördün. Şimdi de orucun hünerini seyret!

Orucun bazı zorlukları varsa da, yüzlerce çeşit hüneri de vardır. Oruç sevdası bambaşka bir sevdadır.

Boynunu inceltir ama, seni ölümden emin eder. Mide dolgunluğu, rahatsızlığı,fazla yiyip içmeden meydana gelir. Oruç ise seni manen mest eder.

Şeytanın bütün hileleri, tedbirleri, bütün okları, oruç kalkanına çarpar, kırılır.

Ey gönül! Oruçlu iken Allah’a misafirsin; sana gökyüzü sofrası yakışır!

Sen, bu mübarek ayda cehennemin kapısını kapadın! Böylece sen, cennetten binlerce kapı açarsın!


Aug 1 2010

Mevlana ve Oruç…

Ey Hamuşan! 11 Ayın Sultanına yaklaşmadayız. O gelmiyor, Ramazan bize yaklaşmıyor biz O’na gidiyoruz. Hep derler ya; “Ramazan geliyor ne mutlu” diye.. Ramazan hep var, sadece biz O’nun içinden gelip geçiyoruz. Bu mana ile bu güzel günlere sayılı günler kala Mevlana Hazretlerinin oruç ve ramazan ile ilgili dediklerine gelin bakalım..

Mevlâna’ya göre oruç, nefsi yenmek için en önemli silâhtır ve nefsi yendikten sonra ulaşılan bir manevi haz kaynağıdır.

“Açlık zahmeti hem güzellik, hem hafiflik hem de tesir bakımından o hastalıklardan yeğdir. Açlıkta yüzlerce fayda vardır. Açlık ilaçların padişahıdır; açlığı canla gönülle benimse, onu hor görme. Bütün hastalıklar açlıkla iyileşir, bütün güzel yemekler acıkmadıkça hoşa gitmez.”

Mevlâna, Ramazan ayının bir yol gösterici olduğunu, eğer onun yüzü atlas gibi sararmışsa, bunun oruç kumaşından bir elbise giymesinden ileri geldiğini, bu ayda duaların kabul göreceğini anlatır. Oruç kuyusunda sabreden kişiyi, Mısır melikinin yani Tanrı’nın, Yusuf peygamberi sevdiği gibi seveceğini müjdeler ve şöyle der:

“Ey efendi!. otuz gün bu denizde bu baştan öte uca, öte uçtan bu başa yüzersin de, sonunda oruç incisine, yani inci gibi sevaba ulaşırsın.

Oruç kalkanı önünde şeytanın bütün düzenleri, hileleri, tezvirleri ve okları kırıldı”

Mevlâna bir başka gazelinde ramazanın gelişini ve insanlara kazandırdıklarını şöyle müjdeler:

“Ramazan geldi fakat bayram bizimle birlikte; kilit geldi, fakat anahtar bizde.

Oruç ağzı bağladı, gönül gözünü açtı, gözün gördüğü o nur bizimle birlikte.

Oruç tutmak zahmetlidir ama, görünmeyen gönül definesi bizimle birlikte.”

Oruca övgüler düzdüğü bir şiirinin bazı bölümleri şöyledir:

“Oruç can gözünün açılması için bedenleri kör eder, senin gönül gözün kör olduğu için hiçbir ibadet seni aydınlatamıyor.

İslâm beş direk üstüne kurulmuştur, ama vallahi o direklerin en büyüğü oruçtur.

Oruçlunun gülüşü, oruçsuzun secdedeki halinden daha iyidir, çünkü oruç onu Rahman’ın sofrasına oturtmaktadır.

Oruç hamama benzer, bütün kötülüklerden, içini dolduran yiyeceklerin pisliklerinden seni yur ve arındırır.”

Mevlâna’nın, oruç ve namazın da üstünde tuttuğu yegâne değer “muhabbet”tir, Allah sevgisidir. Fîhi Mâfih’te Hz. Ebu Bekir’in üstünlük nedeninin oruç, namaz ve yardımdan ileri gelmediğini; onun ashab içinde seçkin bir yer almasının asıl sebebinin imanı, Allah’a ve resulüne olan sevgisi olduğunu belirtir ve ekler:

“Kıyamette namazları, oruçları ve sadakaları teraziye koyarlar. Muhabbeti teraziye getirdikleri vakit ise, muhabbet teraziye sığmaz. Demek ki asıl olan muhabbettir. O halde muhabbetini arttırmaya çalış!.”

Sonuç olarak Mevlâna’ya göre oruç, insanların arzuları ve nefisleriyle yaptıkları savaştır; onlara taze can bağışlar, onları olgunlaştırır. Varlıkta yokluğa ulaştırır. Oruç ayı olan Ramazanın manevi değeri büyüktür. Bu aydaki Kadir gecesini Mevlâna Tanrı’nın gecesi olarak kabul eder.

Fîhi Mâfih’te Karadeniz fıkralarını aratmayacak bir olay anlatılır. Konu adak orucuyla ilgilidir. Bilindiği gibi, önem verdiğimiz bir şeyin, bir arzumuzun gerçekleşmesi durumunda şu kadar gün oruç tutacağım.. diyerek, kendi kendimizi sorumlu hale getirebiliriz. Buna “adak orucu” denir. Bazılarına göre adağın önceden yerine getirilmesi daha uygun düşer. Mevlâna’nın anlattığı hikâye şöyle:

Adamın biri eşeğini kaybetmiş ve onu bulmak niyetiyle üç gün oruç tutmuştu. Üç günün sonunda eşeğini ölü olarak buldu. Çok üzüldü ve bu üzüntü içinde yüzünü göğe çevirip şöyle seslendi: “Eğer bu tuttuğum oruç yerine Ramazan’da altı gün yemezsem insan değilim! Bakalım benden kârlı mı olacaksın!..”

Aşk ile..

HAMUŞ


Jul 25 2010

Sitare..

Sitare.. Nedir Sitare ey Hamuşan bilir misiniz? Farsça yıldız demektir Sitare. Öyle bir yıldız deyiş ki bu hatta; İngilizcedeki “Star” kelimesine bile kökenlik yapacak bir yıldız. Uzaktadır Sitare, elle dokunamayız, anca gözle görürürüz. O da bir noktadan ibarettir. Geceleri sanki göz kırpar gibi yanıp söner gökyüzünde Sitare.. Ne kadar uzak olsa da, bizim için ulaşmak imkansız olsa da; yakındır yine Sitare. Bana göz kırp, uzak olma Sitare..

SİTARE

“Çeşmek Be-zen Sitare
Ezmen Mekon Kanare”
(Bana göz kırp, uzak olma Sitare)

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare
Efsaneler dökülüyor gülüşlerinden
Kirpiklerin yüreğime batıyor
Telaşlı bir kalabalığın ortasında
Ayaküstü konuşuyoruz
Nedimin nigehban nergisleri gibi
Üstümüzde bütün nazarlar
Çok utanıyorum Sitare
Dün oturup hesap ettim
Sen doğduğun zaman
Ben bir askeri mektepte talebeymişim
Sen bilmezsin Sitare
Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih
Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu
Her akşam dokuzda yat borusu çalardı
Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı
Bir derin uykuya atardım kendimi
Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı
Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Seninle konuşurken Sitare
Aklıma yıldızlar dökülüyor
Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde
Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan
Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında
Gökyüzü salkım salkım
Zigguratlar tıklım tıklım
Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım
Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım
Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan
Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım
Gözlerine baktığım zaman Sitare
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun
Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun
Biliyorum içinde bir sızı var
Bıçak ağzı gibi bir sızı var
Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan
Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan
Kuzeyden güneye
Güneyden kuzeye
Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde
Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri
Hiç aldırmadan benim esmer sevdama
Geviş getiriyorlar ufka bakarak
Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum
Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum
Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif
Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum
“Ah minel aşk-ı ve halatihi..”
Çok eski bir gerçektir bu biliyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz
Ve ikimizde ıslanıyoruz
Ben ne yağmurlar gördüm Sitare
Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım
Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın
Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır
O şehirde sırılsıklam gezerdim
Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan
Tapınaklar insanları safra gibi atardı
Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı
Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni
Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim
Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında
Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk
Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun
Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun
Kaşı karam, gözü karam, saçı karam
Umay gibi yumuşak huylum
Nerden çıktın karşıma böyle
Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime
Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime
Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare
Adam akıllı yorulmuşum
Ellerin böyle olmamalıydı
Ellerine acıyorum
Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum
Durup durup ıssız yerlerde
“Güçlü ol ey kalbim, güçlü ol
Daha çok işimiz var” diyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Aşk ile.. HAMUŞ


Jul 20 2010

Güzel ve Çirkin

Güzel ve çirkin kavramları görecelidir. Görecelilik şahsi zevklerle sınırlıdır ama objektif olarakta güzel vardır. Herkesin kabul ettiği gibi; zevkler ve renkler tartışılmaz. Bu kişinin kendisi ile sınırlı olarak deme hakkıdır. İnsanın güzelliği ve çirkinliği elbette vardır. Güzel insan vardır çirkin insan vardır. Mesela bütün güzel yüzlü insanların kaşları ile gözlerinin arasındaki mesafeye dikkat edin. Çirkin diye kabul edilen insanlardan daha açıktır. Kaş yüksekliği çehrenin güzellik ölçülerinden biridir.

Bir de güzeli görmek vardır. Asıl marifet budur. Hz. Ebubekir, Peygamber efendimizin yanına gelip: “Ya Resulullah ne kadar güzelsin” diye ifade ettiği güzel görme bir de Ebu Cehil’in gelip: “Ya Muhammed ne kadar çirkinsin” demesi, onların kendi güzelliklerini ve çirkinliklerini görmeleridir.

Bunla alakalı çok güzel bir söz vardır:
Muhammed’dir Cemali Hakk’a mir’at
Muhammed’den göründü kendi bizzat.

Herkesin anlayacağı şekilde bir laf değildir bu. Biraz kalın laftır. Hazmı zordur. Görünmek başkadır Allah olmak başkadır. Herkeste anlayacak değil tabi. Efendimizi bütün Ashab-ı Kiram Hz. Ebubekir gibi mi anlamıştır? Değildir elbet. İşte güzeli bile görmenin farklılığı budur.

Allahın güzel dediği güzeldir ve Allah güzeli sever. Güzel; nefsimize güzel gelen değildir. Çünkü nefse güzel gelen şeyde menfaat vardır. İşte bu elde etme ve menfaat olmaksızın varolan güzeli görmek Allah’a ait güzeli görmektir.

Mesela Lemi’nin bir sözü vardır: “Severim her güzeli senden ezeldir diye” der. Eğer bunu bir zampara bahanesiyle söylersek o zaman nefsanedir. Ama her güzelin hakiki ve mutlak güzel olan Allah’ın güzelliğinin yansıması olarak görülürse gerçek güzeli görmedir. Çünkü Allahın eseridir. Bu meseleleri anlayabilmek için nefsten kurtulmak lazımdır. Hadi yapamıyorsak bile birazcık düşünme bazında nefsin hakimiyetinden kurtulup daha doğru düşünmek ve daha doğru neticeler elde etmemiz gerekir.

Çirkinlikten bile güzellik çıkarılabilir. Bu çirkinliğin temelinden değil de onu güzel yapacak kişinin becerisi ile alakalıdır. Mesela hırsızlık güzel değildir. Ama hırsızlığa uğramış birinin: “Ya Rabbi sen verdin sen aldın” demesi güzelliktir. Çirkinlikten çıkarılan güzelliktir. Hz. Hüseyin’in uğradığı katliam bir zulümdür. “Ey Allahım o zamanda yaşasaydım hiç çekinmez Hz. Hüseyin’in yanında olurdum, gerekirse onunla yan yana ölürdüm” demek güzeldir. Zulüm içerisinden yaratılan güzeldir.

Konuyu özetleyen söz ise hiç kuşkusuz: “Allah’ın güzel dediği güzeldir, çirkin dediği çirkindir.”


Jul 12 2010

Sübhan

“Yerin bitkilerinden, kendi nefslerinden ve daha bilmeyecekleri şeyden, bütün çiftleri yaratan Allah Sübhan’dır. Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz bilmedikleri şeylerden Allah’ı tesbih edin.” diye geçer ayette.

İbn-i Arabi’de de Descartes’te de ortak bir nokta vardır. Derler ki : “Siz kendi isimlerinizin Allahına tapıyorsunuz”. Ama zıt ismi gördüğünüzde O Allah’a inanmıyorsunuz. Halbuki Allah bütün isimlerin sahibidir. Yani bir eşkiyada da Allahın tecellisi vardır, böcekte de vardır, katilde de vardır. O zaman nolur? Öbürlerini yaratan ayrı bir Allah olması lazım. Siz kendinizde kısıtlı kalan Allaha değil sonsuza iman edin.

Haliyle diyebilirsiniz ki peki katilde de eşkiyada da Allah var Allah neden bu kadar mükemmel? Mesela birbirimizi kıskandığımız zaman bu bir kıskançlıksa bizi felakete sürükler. Ama kıskançlığı gıptaya yani keşke bende öyle olabilseme çevirebiliyorsak bu ne hayırlı bir kıskançlıktır. O halde içimizdeki bütün kötü huylar Allahtaki gibi tecelli ettiğinde hep güzele döner.

Allah herşeyin sahibidir. Ama latiftir. Yani sendeki Allah gözle gözüküp elle tutulmaz. O halde sen sendeki Allahı göremezsin. Ama Allah acaba benle var mı dersen Allah hemen kendini ihbar eder. Başına bir dert verir, bir sıkıntı verir ki senin ona dayanman ve dayanma gücünü vereni görebilmen için daha iyi anlayabilmen için işte Allah gücünü ispat eder.

O Sübhandır. Düşünülen herşeyden münezzihtir. Kuranda, Tevratta, İncild, Zeburda 99 ismi vardır. 99 zati ismi vardır. Yani Sübhanlığına ait 99 ismi vardır. Yoksa Allahın isminin sonu monu yoktur. Biz 99 ismini bilirsek veya anlarsak ancak insan olma yolunda makam mevki alırız. Sübhan dediğin zaman diğer isimlerin hepsi o Sübhan’ın içinde vardır. İbn-i Arabi diyor ki: Yaratılmış hiçbir göz Onun sübhanlığını görmeye muktedir değildir. Bu ne demektir? “İstedim ki bilineyim” dediği kadarını biz idrak ediyoruz. Ya istemediği kısmını kim idrak edilebilir? Eğer Allahın her tarafı bilinseydi o zaman Allah olabilir miydi? Bunun en güzel izahı Sevgili Peygamberin: “Allahım bana eşyanın hakikatini göster zira herşey senin iki parmağının arasında. Bugün cemal gördüğümü yarın celal gösterirsin” demesidir.

Yazımıza ayet ile başlamıştık yine bir ayet ile sonlandıralım:
Ya’lemu mâ fîs semâvâti vel ardı ve ya’lemu mâ tusirrûne ve mâ tu’linûn, vallâhu alîmun bi zâtis sudû. (Tegabun-4)

Allah; göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, göğüslerin özünü, kalplerde olanı hakkıyla bilendir.

Aşk ile…

HAMUŞ


Jul 1 2010

Hz Musa ve Çoban

Musa yolda bir çoban gördü. Çoban şöyle dua ediyordu:

“Ey kerem sahibi Tanrı! Neredesin ki sana kul, kurban olayım! Çarığını dikeyim, saçını tarayayım! Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım. Ulu Tanrı, sana süt ikram edeyim. Elinizi öpeyim, ayağınızı ovayım. Bütün türkülerim, nağmelerim senin içindir. Bütün keçilerim sana kurban olsun.”

O çoban bu çeşit saçma sapan şeyler söyleyip duruyordu.

Musa; “Kiminle konuşuyorsun?” diye sordu.

Çoban; “Bizi yaratanla, bu yeri, göğü yaratanla” diye cevap verince, Musa dedi ki; “Vah vah! Sen sersemlemişsin. Daha müslüman olmadan kafir oldun. Bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne olmayacak şey? Ağzını kapa ey cahil. Çarık sana yakışır. Bir güneşe bu çeşit şeylerin ne lüzumu var? Sen bunları kime söylüyorsun? Amcana, dayına mı? Büyüyüp gelişmekte olan süt içer, ayağa muhtaç olan çarık giyer.”

Çoban; “Ya Musa, ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın.” Dedi. Elbisesini yırtıp yana yana bir ah çekti. Başını alıp çöle doğru yola düştü.
Bu arada Musa’ya Tanrı’dan şöyle vahiy geldi:

“Kulumuzu bizden ayırdın. Sen birleştirmeye mi geldin yoksa ayırmaya mı? Ben herkese bir karakter, bir yapı verdim. Onun için övü olan o sözler, sana kötülüktür. Ona göre baldır, sana göre zehir. Bilmez misin ki biz söze bakmayız, gönle bakarız, öze bakarız.”

Aşk ile Hamuş..


Jun 24 2010

Her Bilgeliğin Başı

İnsanın iç uzayının dış uzayından daha geniş olması gerekir. Zira en büyük alem insandır. Hazreti Ali’nin çok enfes bir şiiri vardır bu konuda:

Dert de sende, derman da sende
Fakat sen farkına varamıyorsun !
Sen her harfi ayrı bir sır, ortaya koyan açık bir kitapsın
Ama kendini okuyamıyorsun !

Sen kendini basit bir gövde mi zannediyorsun ?
Asıl büyük alem sende dürülü, sende gizlidir !
Sana senin dışında bir şey lazım değildir ;
Sana lazım olan herşey sende ama, çözemiyorsun !

İnsan içindeki alemin farkına varmazsa darlanır. İnsanın zaman zaman kabına sığmaması, kendisinde dürülü olan alemlerin en büyüğü olmasından kaynaklanır. İnsan Allah değildir, fakat Allah’ın olagelmiş esrarlı bir adetidir bu, bütün ululuk sırlarını insanda saklamış Rahman !

İşte bu insanda beliren esrarı anlayabilirsen, her taraf Kabe ve Kıble olur sana. Herkesin varolan derdine ve zaman zaman bu kaba sığmamasını ise şu yolla çare aramış Hazreti Mevlana:

Ne yapayım? dedim: Bu ne yapayımı düşün işte! dedi.
Bu ne yapayımdan daha iyi bir çare düşün! dedim.
Bunun üzerine O, yüzünü bana evirip çevirerek:
Ey din talibi ! Sen daime işte bu ne yapayımı düşün! dedi.

Sevgi ile… HAMUŞ


Jun 15 2010

Dua..

Ey Hamuşan! Üç aylara erdik. İdrakını edinelim inşallah. Bu güzel aylara hitaben 2500 kişiyi aşan siz pek saygıdeğer Hamuşan’a dua gönderelim istedik. 3 dakikanızı almayacak bu duayı içten, samimi ve özellikle sesli yahut dudaklarınızı kıpırdatarak okuyun rica ediyorum. Allah şimdiden kabul etsin bu güzel duayı. Haydi başlayalım !

Bismillahirrahmanirrahim

AMİN..

Lailahe illallah aşkın sebebiyle, Muhammedün Resullullah gerek yüzün gölgesiyle dünya ve ahiret muradımı ver.

Melekler duasıyla, Ya vedüdüm, entel maksudum, Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, cennet kapılarını aç, benim günahımdan geç.

Benim günahım varsa da senin gibi halikim var. Muhammed Aleyhisselam dostum var.

İlahi kabre vardığım gece lütfeyle, yalnız kaldığım gece bilmediğimi bildir. Kabrimi nur ile doldur. Kevser şarabına daldır, ulu cemalini göster.

Gece gündüz yalvarırım sana dünya ve ahiret muradımı ver bana.

Rabbim Allah, fikrim zikrullah, kalbimin nuru Resullullah, evvelim Allah, ahirim Allah, La ilahe illallah Muhammedün Resullullah.

Sırrım sübhanım Allah, derdim dermanım Allah, gafil kuluna gam düşmüş, yetiş imdadımıza ya Muhammed.

Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, ya Allah, ya Muhammed umarız senden şefaat.

Lailahe illallahtır özüm, Muhammed Mustafadır sözüm, ihlas-ı şerif ile yıkadım yüzüm. Ayetele kürsü için sen kabul eyle sözüm.

Lailahe illallah üç muradım var, biri cennet, bir ırmak diyarını görmek. Aç cemalini göster diyarını.

Ya Resullullah! Aman yarabbi ya rabbena her halimiz malumdur sana, gece gündüz yalvarırım sana. Her zaman sana muhtacım, cemalini göster bana.

Cennetine davet et Allahım kabrimizde rahatlık, sıratta selamet, tatlı canımız sana emanet, son nefesimizde selametler ihsan eyle.

Kabir suallerimiz ahsan eyle, cennetinle cemalini cümleyle beraber bana da nasip eyle.

Lailahe illallah selalar duası için, Muhammedün Resullullah arşı ala gölgesi için hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara edalar ihsan eyle Ya Rabbim.

Elif Allah, Nur Muhammed tez selamet.

Ya Celil, etme zelil, gönder delil. İlahi Yarabbi hacetimi rahmet deryasını ulaştır, duaya açılan elleri icabete eriştir.

Allahım senden başka kimsemiz yoktur. Lailahe illallah arşı alaya Muhammedün Resullullah şükür Mevlaya.

Yarabbi yarabbena her halim malumdur sana, cenneti alada cemalini göster bana.

Lailahe illallah günahlarımız af eyle, Muhammedün Resullullah makamımı nur eyle.

İlahi Yarabbi son nefesimde kendime malik olmadığım zaman bu duamı sana emanet ederim.

Selatü selaya yolladım Mevlaya, sen cümlemizin muradını ver gelecek Cuma’ya.

Lailahe illallah ve cellehü edası ile, Rabbim muradımızı ver melekler duası ile.

Lailahe illallah kalbimizi karartma, rızkımızı azaltma, kabrimizi, daraltma, senden başka kapı aratma, muhannete muhtaç etme.

Lailahe illallah imanla sabır, Muhammedün Resullullah azapsız kabir.

Allahım beni af eyle, her derdimi def eyle, rızkımızı bol eyle, kabrimizi nur eyle, sual meleklerinin cevabını muktedir eyle.

Evvelim Allah, ahirim Allah, kalbimde beytullah Lailahe illallah Muhammedün Resullullah. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühü” diyerek çene kapatmak nasip eyle Yarabbi.

Allahım şeytanın şerrinden, kabirdeki yılanlardan, çıyanlardan, ölümün dehşetinden, kabirin azabından, sıratın zulmetinden muhafaza eyle Allahım.

Ölümün hayırlısını, üç ayların birisini, Yasinin yarısını okurken ölmeyi nasip eyle Yarabbi.

Aşk ile..

HAMUŞ


Jun 10 2010

Vuslat ve Salt Aşk Üzerine

Ey Hamuş çok dil döktük bunca zaman, çok yazı yazdık, çok gönül titrettik, çok sevdik çok sevildik, çok üzüldük, çok sevindik. Bunca şeyin içerisinde daldık baktık ki bir iki kelime eksik kaçmış vuslata dair, salt aşka dair. Ve rica: 2500 kişiyi geçtik çok şükür. Elinize yapışmaz, lütfen arkadaşlarınızı da davet ediniz dakikalarınızı almaz bile. Sözü kısa kesmek gerek vesselam..

Vuslat denilen şey, sonunda ayrılık ihtimali olduğu için, gerçek aşığın pek de istediği bir şey sayılamaz. Çünkü bir aşık, vuslatı isteyeceğine ayrılığın devamlı artan acısını isteyerek aşk gömleğinde bir kez daha yükselmek, sevgilinin yolunda kendini olgunlaştırmak ister. Aşkta vuslat istemek acemilik, kendini bilmezlik ve hamlık göstergesidir. Çünkü vuslata giden yolun uzunluğu veya kısalığıdır ki aşkın ömrünü belirler. Sevdiğimiz insandan bizi sevmesini beklemek yahut yalnız bizi sevenleri sevmek, nihayet kuru bir alışveriş, hatta belki kaba bir değiş tokuştur. Burada önemli olan, aşkın içini ne ile doldurmak gerektiğinin belirlenmesi, böylece aşkı kalabalıktan kurtarıp zarafete, sırça saraylardan bir numune olan gönle konulacak inceliğe büründürmektir. Bu da aşkı bir üst boyutta, belki beşeriyet boyutunun fevkinde yaşamakla mümkündür.

Ünlü dil, edebiyat ve şiir bilgini Asmai (ö. 831) Basra çarşısında rastladığı kadına sorar:
-Siz aşkı nelerden ibaret sayarsınız?
Kadın şöyle cevaplar:
-Sarılma, bağrına basma, dokuma ve konuşma. Peki ey şehirli bilgin, sizde aşk nasıl bir şey?
-Sarılma, okşama, öpme ve benzeriyle ilerleme?!
-Peki cinsel münasebete kadar uzanıyor musunuz?
-Evet
-Yaaa!.. Ey kardeşimin oğlu, bu senin söylediğini yapanlar düpedüz çocuk isteyen birileri.
Gerçekten de aşk, karşılıklı oturmak, yüz yüze veya aynı noktaya bakmak, şiir okumak, sevgiliden utanacak kadar terbiyeli davranmak, güzel şeylerden bahsedip gülmek ve asla iffet sınırının ötesine uzanmamaktır. Çünkü “Aşk bakmakla güzelleşir, konuşmakla zenginleşir ama dokunmakla bozulur” Sevgilinin yanında hem kendisine hem de ona ait haya elbisesini soymak konusunda şeytanın ayartmasına fırsat vermemek gerekir. Çünkü bu, tam anlamıyla aşkı alçaltır ve ayaklar altına düşürür. İki aşık, haya elbisesi içinde bir ömür boyu birbirlerini sevebilirler ama eğer karanlık bir gecede sevgilinin ayasının beyazlığını görecek kadar da olsa bedensel anlamda vuslata ererse, aşk tükenmeye başlar. Eskilerin, aşkın gerdeklenmekle son bulduğunu söylemeleri bundandır.

Şimdi düşünün isterim hangimiz gerçek aşkı yaşıyoruz ?

Aşk ile…

HAMUŞ


Jun 2 2010

Bu Gece Uyuma

Bir gece de sevgilinin hatırı için uyuma!

Senin canın hakkı için hayırlı işler yapmaktan vazgeçme, bir gece olsun uyuma! Gaflete dalma!

Bir geceyi ömründen azalmış bil, eksik say, uyanık kal, uyuma!

Kendi heva ve hevesine uydun, rahatını düşündün, binlerce gece uyudun.

Ne olur bir gececik de sevgilinin hatırı için uyuma!

Eşi benzeri olmayan, geceleri hiç uyumayan o lütuf sahibi, o güzeller güzeli sevgiliye uy!

Gönlünü ona ver! Onu kendi gönlünde bul da, sen de uyanık kal, bir gece olsun uyuma!

Sabaha kadar uyanık kaldığın; “Ya Rabbî, ya Rabbî!” diye feryat ettiğin o hastalık gecelerini hatırla, o gecelerden kork da bir gece olsun uyuma!

Cenab-ı Hakk; “Dostlar, geceleri uyumazlar.” diye buyurdu.

Bu âyeti duyup, hatanı anlayarak seni yaratandan biraz utandınsa artık uyuma!

Işitmişsindir. Allah dostları isteklerine, muratlarına geceleyin kavuşurlar, dostlarının muratlarını veren padişahlar padişahının aşkına, sen de bu gece uyuma!

Gece gelince gayb aleminin güneşi doğar.

Ey ay yüzlü sevgili! Bir gece olsun uyumazsan, gönlünü tamamıyla candan O na verirsen, sana ölümsüzlük hazinesi görünür.

Akşam olup da dünyayı aydınlatan güneş battıktan sonra gece gelince, gayb nurunun güneşi doğar da gönülleri aydınlatır, gözleri nurlandırır. Bedenleri manen ısıtır.

Sevgili bu gece kendini zorla da, uyumak için yastığa başını koyma!

Ne olur bir gece yatma da Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını, ihsanlarını gör!

Bütün manevî güzelliklerin, ihsanların kendilerini gösterdikleri zaman gece vaktidir.

Uyuyan bu güzellikleri göremez. Aklını başına al! Sen de bu gece uyuma!

Imran oğlu Müsa Allah ın nurunu geceleyin gördü. Geceleyin o ağaca doğru gitti de “Gel!” sesini duymadı mı?

Hz. Musa geceleyin on yıllık yoldan daha fazla yol aldı da, baştan başa nurlara gark olmuş bir ağaç gördü.

Hz. Muhammed (s.a.v.) de Mirac’a geceleyin çıkmadı mı?

Burak o büyük peygamberi geceleyin göklerin ötesine götürmedi mi?

Insanlar gündüz rızk peşinde koşarlar, didinir dururlar. Gece ise sevgili ile buluşma zamanıdır, aşk zamanıdır.

Bu yüzdendir ki âşığı kem gözden korumak ve sevgili ile buluşmasını gizlemek için, gece, karanlığı ile her tarafı kaplar, perdeler gerer.

Gece gelince insanlar dinlenmek için yataklarına girerler, kendilerini uykunun kucağına bırakırlar, uyurlar.

Fakat aşıklar gece uyumazlar. Cenab-ı Hakk la onların işleri vardır. Onlar manen Hakk ile buluşurlar, konuşurlar.

Cenab-ı Hakk Davud (a.s.)’a buyurdu ki: “Ey Davud! Bizi sevdiğini iddia eden kişi; Yatağa girip bütün gece uyursa, onun sevgi iddiası sahtedir yalandır.”

Âşık olan gece uyur mu ? Buna imkan var mı? Hem âşık olmak, hem de uyumak hiç görülmemiştir.

Çünkü âşık içinin yanışını, derdini söylemek için sevgili ile yapayalnız kalmayı ister.

Bütün geceler de; Cenab-ı Hakk’dan şöyle hitaplar, sesler gelip durmada. “Ey kulum! Herkes uykuya daldı, kalk! Seninle manen buluşalım. Bu fırsatı kaçırma! Bu fırsat her zaman ele geçmez.

Öldüğün zaman bu can bedenden ayrılınca, bu gecelere çok hasret çekersin, özlem duyarsın.” O nedenle bir gece olsun uyuma.

HAMUŞ